9 Kasım 2016 Çarşamba

Koyu yeşil

Sizde eksik olan şey nedir?
Nedir bu totaliter güce olan açlığınız,efendim?
Sizin için döşenmiş raylar önünüzde
Kafanızı böyle ufak detaylarla yormayin ,istikametinizi de biz ayarlarız efendim.
Zaten olduğu gibi her şey çok önceden planlanmamışmıydı?
Pembe mavi patikleriniz siz doğmadan dokuz ay önce örülmüştü.
Evleneceğiniz kadının giyeceği gecelik yıllar öncesinden alınmıştı bile,sandık kokusu sinsin kıymetlensin diyemiydi?
Peki nedir bu mutsuzluk hala,kamoon haydi gül biraz.
Sizi yaşınız yormuyor ki,tazesiniz,özelsiniz kimileri birileri için.
Her akşam bi'ekmek bi'yoğurt bi'kısa Anadolu
Her sabah durakta aynı haşlanmış demli çay
Kulaklarınızda ise aynı türkü-hep laminörden-''aman tadımız kaçmasın''
Peki hala neden insanların gözüne bakmadan yaşıyorsunuz efendim?
Sahiden etli kemikli omurgalı yaşıyorsunuz değil mi?

7 Kasım 2016 Pazartesi

Ankara simiti


Her çabanda, müdahalesiz saf kalmamıştı hamurun.'ben bol mahlepli severim' diyen için mahlep katmamıştın ama o tercihine uygun olmayı çok istemiştin zamanında.sen hep yanık susamlı,yanına çaydan başka bişeyin yakışmadığı meşhur ankara simitiydin aslında.el üstündeydin,senin adını sayıklayanlar vardı sokaklarda...çok da zorlamaya gerek yokmuş diye düşündün ,seni yeterince keyifli hissettirecek belki de öyle sade olmandı.ama hamurunu endüstrileşmiş çipli maymunlardan koruyamadın..
sende artık bir reyon ürünüsün.

ayazdaki demli çay simit keyfine gelsin.


6 Kasım 2016 Pazar

Açık yeşil


belkide her tona gerek yoktu.sadece açık ve koyu yeterliydi..

dümdüz siyah boğazlı bir kazak kadar sadelik istemiştim ilk defa.
renkleri iyi gün dostları olarak 'beyaz önlüğümün' cebinde taşıyordum(sadece gerekli anlarda camı kırınız ibaresi ile).
teknoloji düşmanı olarak yetiştiğim habitatımda çalan mesaj bilidirmlerine, arama melodilerine göre akıllı telefon markası ayırt edecek seviyeye ne ara gelmiştim.nükleer santrallere haaayır diye bağırdığımız sokaklardan,kaldığım yerde baz istasyonu olmayan  telefon hattımın firmasına köpürdüğüm dakikalara ne ara ulaştım.


sosyalleşmenin toplunun isteklerine göre hareket etmek olduğunu anlayamamıştım hiç bir zaman.
sembolik kültürün oluşturduğu gün-ay-yıl-sanat-tarım-dil ile yine de bir ortaklık sağlayamamıştım.
çocukluk-adölesanlık-şimdi yaşlandım mı ben,yaşlandım şimdi ne oldum dönemi ile devam ederken yüzünüze  ansızın uzaktan 'ablacım/hocam/teyze/bacım/yenge..' ünlemlerinin çarpması , çorapla ıslak tuvalet  terliği giymek kadar rahatsız edici olmaya başlamıştı benim için.. yaratıcı yazarlık atölyesi dedikleri yerler bile öykümdeki eskimişliği benden önce farketmiş. sadece 'kevaşe' kelimesine takılmıştı, daha bi' yaratıcı olamadığım için miydi(!)?

olamadığımı farketmiştim artık. çizdiğim suretlerin hep burnu aynıydı, ucu sağa bakardı.gözler hep üst birbölüüçü geçmezdi.kalçası geniş,parmakları çizmeyi beceremediğimden hep cepte olurdu..

şimdi çöpten çıkardığım cesaretimle, bir paragraf yazarak sade bir patika açmaya çalışıyorum kendime sadeliği ararken kullanabileceğim , biraz güneş fena olmaz ama.




27 Temmuz 2013 Cumartesi

biz

kendi yalnızlığımızda boğulurken..yapmamamız gereken fedakarlıklarda bulunmanın pişmanlıklarıyla mı sürükleniriz..Üf çok kişisel gelişim kitapları başlangıcı gibi.insan bazen insan olduğunu unutuyor.Oysa bencilliğe, kıskançlığa,korkuya,sömürüye,kine,nefrete..alışmış olması lazım.biz hata yapmayı seviyoruz yada hata yapanı.kusursuzluk mutlu etmez ki..
insanların derneklerde,huzur evlerinde çalışması,doktor olmak istemesi başkalarına değil kendilerine yardım edebilmek için olduğunu fark etmek zor değil.
 çivisi çıkmış düzenin bir parçasıyız ve sıyrılamıyoruz.bir yandan da inanılmaz gelenekmiş görenekmiş fasilitelerine bayılıyoruz. şimdi düşündüm de miras olarak annemden alıp soyumun devamına bırakabileceğim  muz dilimleme aparatı,vişne çekirdeği çıkartma makinesi,elmayı dilimlemeden soyma düzeneği var,çok şanslılar  bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmeyecekler..alın teri değil miras.


16 Mayıs 2013 Perşembe

kafama ''Netter'' düşdüğünden buyana

 Blog yazmak her yiğidin harcı değilmiş. Neyse ki saçmalamanın metafiziği,ne kadar saçmalasam o kadar makbul gibi ama tam olarak öyle de değil..somatizasyon yapacağıma yazayım daha iyidir dedim.kaç aydır geçmeyen göz seyirmemi sıkıntı dert üzüntü tasaya bağlamaktansa,verdiği psikopat görünümü kullanıp ego biletçilerine ''2'lik öğrenci'' demeyi tercih ederim.
bir arkadaşımın teorisi de zamanında fazla Atilla Taş dinlemenin bıraktığı sekeller..zennnnnuuuUUuuuUubee
tek suçumuz 90lar da çocuk olmakmış.
neyse saat eti kemik geçiyor.bu bir başlangıç.
kafama 2 sene önce finale çalışırken anatomi atlasının düşmesinden bu yana revizyona bakalım.



26 Mayıs 2011 Perşembe

kaç yıl oldu hanım

    Olmasını istediği şeylerle,olması gereken şeylerin ayrımına varalı kaç yıl oldu?
çok değil.Bir ergenin sivilceleriyle oynamaması gerektiğini anlaması kadar zor bir süreç değildi aslında...
sınavda baraj yemeyi öğreneli üç gün,
gıcır Fethi'yle (iskelet maket) koşturalı bir hafta,
kadavra kokusuna alışalı bir ay,
Adana demir sporlu olalı beş ay,
saksafon sesine çapraz apartmandan şikayet geleli bir yıl,
şekerfarenin şekerpare olduğunu (yoksa şekerparenin şekerfare miydi) öğreneli üç yıl,
matfenin merdivenlerinde bir ay içinde dört kez düşmeyi başaralı dört yıl,
23nisan halk oyunları ekibinde şalvarım düşeli on yıl,
yarım kilo fıstık yiyip böğüre böğüre kusalı on iki yıl,
baleye alınmayalı on dört,
dansöz kıyafetimi yok edeli on beş ,
evren için tehlike arz edeli on dokuz yıl olmuş.az da değil.olmasını istediğim şeylerle,olması gereken şeylerin ayrımına varalı biraz geç olmuş,biraz da güç..
Bunların yanında atlete hala aklet diyorum.''güle güle''yi hiç bir zaman doğru yerde kullanamıyorum.bir de çitlemeyi öğreneli ...yıl oldu yazmayı çok istiyorum.
evet,doğum günümüm en anlamlı gelen kısmı on dokuz yıl sonra sorgulamaya başlamam ..

18 Nisan 2011 Pazartesi

huylar suylar

Kapı açmak bana dünyanın en üşenilecek eylemi gibi gelir.Üşendiğim konuşmak değil oysa, her yaş grubundan,her cinsiyetten(!) insanla rahatça iletişim kurabileceğimi düşünürüm.Garip garip triplere giriyorum kapı çalınca.Çalan müziği kapatıp evde yokmuşum gibi mi davransam yoksa sesi hiç kısmadan ''o kadar coolum ki kapıyı duymuyorum'' mu yapsam kararsızlığına tanıdığım süre, dönen sandalyemde üç tur atacak kadar oluyor genelde.Seçeneklerim arasına ''kapıyı açmak'' ruh halime ve pijama desenime göre değişiyor tabi.Bir de o zil sesinin kesilmesiyle duyduğum saçma vicdan azabı, işte buna henüz anlam veremedim.ardından tuhaf kaygılar bazen..
Farkında olmadığım kaygılar taşıyorum olmadık zamanlarda.kısmen içgüdüsel olsa da çoğunluğu üstümde oluşturulan paranoya kaynaklı bence.Şeker verilirse almamayı biliyorum mesela..ve daha pek çok muhtelif klişelere beynim benden habersiz tepki verebiliyor..o değil de bitirdiğim konuyla paylaştığım huyum oldukça uyuşmuyor,kusura bakmayın heyecanlandım uzun süredir bloguma giremiyordum..